Kurtuluş Savaşı zamanında Türk askerine moral vermek ve vatan sevgisi aşılamak için dönemin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından milli marşa ihtiyaç duyulmuştur. Savaşın en çetin yaşandığı dönemlerde 1921 yılında şiir yarışması düzenlenir. Ülkenin dört bir yanından 724 şair katılır. Birinci olan şiirin sahibine para ödülü verilecektir. Mehmet Akif para ödülünden dolayı yarışmaya katılmadı. Akif’in kaleminin kuvvetli olduğunu herkes biliyordu. Dönemin Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine yarışmaya katılır, kazanırsa eğer para ödülünü kabul etmeyeceğini belirtir. O şartı da yerine getirilir.
Mehmet Akif, ülkenin çektiği zorlukları en yakından gören şairlerimizdendir. 20 Şubat 1921 yazdığı “Kahraman Ordumuza” adlı şiir TBMM de okunur. Ayakta alkışlanan şiir İstiklal Marşı olarak kabul edilir Milli Marşımızı besteleyen Mehmet Akif Ersoy milli şairimiz kabul edilir. Ali Rıfat ÇAĞATAY tarafından bestelenerek 1924-1930 yılları arasında çalınmıştır. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Orkestra şefi Zeki ÜNGÖR tarafından 1922 yılında hazırladığı beste ile çalındı.
Mehmet Akif Ersoy, Türk milletinin azmi ve kararlılıklarına değinerek moral ve teselli etmiştir. Cephelerde mücadele eden Türk askerlerine güven vermiştir. Türk ulusunun ebediyen bağımsız kalacağını vurgulamıştır. Cepheler düşse dahi tüten en son ocak kalana kadar mücadele devam edecektir.
İstiklal Marşı
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl
Mehmet Akif Ersoy